19 Mart 2015 Perşembe

Dünyanın en güzel doğum günü sürprizi!

Geçtiğimiz hafta, 11 Mart günü doğum günü vardı. Hem o günün yoğunluğundan hem de geçtiğimiz yıl yapılan harika doğum günü sürprizi sonrası artık top noktaya ulaştım, daha ne yapılabilir ki beklentisizliğinden erkenden uyumak için eve gidip uzandım ve uykuya daldım.

Sağ olsun arkadaşlarım doğum günümü kutlamak için bolca mesaj attılar. O mesajların arasında kalan bu mesajı bana ulaştıktan 1,5 saat sonra tesadüfen gördüm:)




Ya bu mesajı görmeseydim heyecanıyla beraber kafamın içinde "dını nı nıııı" efekti çınladı. Akşam bir şeyler beni bekliyordu ama neydi? Açıkçası beklentim şöyleydi: Atölyenin kapısını çalacağım, ellerinde pasta olan arkadaşlarım bana hoş geldin diyecek ve doğum günümü kutlayacaklardı.

Ama tabii ki öyle olmadı.

Kapıyı çaldım. İçeriden bir ses (Bora) bana "Tezgah Üretim Evi'ne hoşgeldiniz, lütfen 20'ye kadar sayın, içeri girin ve yerinize oturun dedi. Sanırım o heyecandan fazla hızlı saymışım ki içeri girdiğimde, ekrandaki geri sayım hala devam ediyordu. Barkovizyona yansıtılmış bir film geriye doğru sayarken ben ekran önündeki yerime oturdum. Salonda o anda yalnızdım ve bu durum beni o kadar heyecanlandırdı ki o sırada filmi izlerken içmem için koydukları şarap ve karideslerin farkına bile varamadım:)

Derken film başladı. Ekranda en sevdiğim iki Burak'ı görünce kocaman bir kahkaha attım, hemen ardından Evren geldi sahneye, sonra abim ve hemen arkasından Ezgi! Canım Bora'cım bu çok absürt, çok yaratıcı ve çok komik olan doğum günü filmini organize etmek için kolları sıvamış ama bana hiç bir şey çaktırmamış. Bora'nın yönetmenliğinde çekilen filmde diyaloglar tamamen doğaçlama ve bence o yüzden de çok ama çok komik!:)

Filmin orijinal hali internette yayınlamayacak kadar absürt:) Ben de onlara bu sürpriz yazıyı hazırlamak için Movie Maker öğrendim ve videonun belirli kısımları kestim. Orijinali kadar güzel olmasa da mükemmel bir anı olarak burada kalmalı:)

Buyrun filme:



Tabii ki film bittiğinde mutluluktan ağlıyordum ve makyajım fena halde akmıştı. O esnada arka stüdyodan, karanlık taraftan bir kalabalık çıktı ve "iyi ki doğdun" diye bağırdılar. Kime teşekkür edeceğimi bilemeden herkese sarılmaya çalıştım:)

Aşağıdaki fotoğrafı Ezgi'cim çekmiş. Bora'cığımı uzaktan elinde şarap kadehiyle gören Cannes için film çekiyor filan sanır ama çektiği film benim için Cannes'daki bütün filmlerden daha değerli:)



Bora son derece ciddi bir şekilde Evren'e direktif veriyor, Burak onları kesiyor, abim mikrofonu tutuyor:) Tam bir ekip çalışması!


Filmi, arkadaki karanlık bölmeden sürpriz bir biçimde gelen dostlarımla bir kez de beraber izledik ve gene çok eğlendik :)





Bu geceyi organize eden başta Bora ve abim Burak Bulut'a, Fatoş'a, İlkay'a, Mustafa'ya, Burak'a ve diğer Burak'a, Zeynep'e, Ezgi'ye, Ahmet'e, Batu'ya, Evren'e, doğum günü pastam için emek veren Eylül'e ve tabii ki Batı Sezer Parfüm Shop'a çok teşekkür ederim:)






Eveeet güzellikler burada bitmedi.

Günlerdir sayıkladığım bir isteğim vardı: Adaya gitmek ve dingin bir gün geçirmek! Abim Burak Bulut ve Bora sanki yaptıkları onca şey yetmiyormuş gibi, doğum günümden hemen sonraki hafta sonu için bana Büyükada'dan hafta sonu tatili hediye ettiler! Ve beni dünyanın en mutlu insanı haline getirdiler. Yağmur altında kilometrelerce bisiklet sürdüm, bol bol oksijen aldım, şarkı söyledim..




Çok şanslıyım. Çok.


29 Ocak 2015 Perşembe

Tezgah Üretim Evi


Bu blogu açalı altı yıl oluyor. Son zamanlarda yazmayı aksatsam da, paylaştığım yaratıcı işlere yorum yazarken yazılarımın alt metinlerinde genelde aynı şey oluyordu: Kurumsallığın sıkıcılığı, baskılanan yaratıcılığa atıf ve biraz da özeniş.

2012 yılında yazdığım Süreya'dan Kafka'ya Güçler İşler yazımda, yaptığım sıkıcı işin avuntusunu Darphane müdürü Cemal Süreya ve sigortacı Kafka'nın yaratıcılığında aramışım. Yazmak çok mucizevi, kendine dışarıdan tanık olmanın en saf hali. 2012 yılında yani üç sene önce yazdığım, hezeyan dolu yazıyı okuduğumda o an neler hissettiğimi hatırladım.

Bir gün konforlu alanımdan çıkmak üzere bir yazı yazıp önce şehir sonra ev sonra da iş değiştirdim. 

Sonra konforlu alanımdan tamamen çıktım ve Tezgah Üretim Evi doğdu.


Hikaye şöyle, Bikafalar'ın kurucularından Bora ve Burak Bulut Fotoğrafçılık Atölyesi sahibi abim Burak Bulut bundan iki ay önce hadi beraber bir şeyler yapalım dediler. Ertesi gün, abim geldi ve bana dedi ki, hadi Burçak, bir şeyler yapalım. Neden bilmiyorum ama o an önce sağlam bir kahkaha attım ve hemen ardından abime tamam dedim.



Bu kadar basit bir hikaye aslında. Üçümüzün de birbirini tamamlayan kendine has yetenekleri vardı ve bir anımız bile ayrı geçmiyordu. Üstelik üçümüzün de etrafında her biri ayrı yetenekli, yüksek enerjili ve iyi kalpli insanlar doluydu. Tüm bunları birleştirmek için neyi beklemiştik, bilmiyorum.

Abime tamam deyişimin ertesi günü, Tezgahçılar ekibinin üç tezgahtarı evimin minik mutfağında oturduk, Savoy Pastanesi'nden aldığımız muzlu pasta eşliğinde bu cuma 2. haftasını dolduracak olan Tezgah Üretim Evi'nin temellerini oluşturduk.





Adımız neden Tezgah Üretim Evi ve biz neden kendimize Tezgahçılar diyoruz? Taksim'deki atölyemizde her ay yenilenen etkinliklerimiz var. Tıpkı bir tezgah arabasının üzerindeki çeşit çeşit ürün gibi, her etkinlik kendine has ve bir benzeri yok. Eğitmenlerimiz bir Tezgahtar, aracısız, kaynağından direkt olarak bilgiyi almak isteyenler için bilgi sağlıyorlar.

Tezgah Üretim Evi açılalı iki hafta olmasına rağmen birbirinden muhteşem insanlar bize CV'lerini ulaştırdı, bizimle çalışmak için. Birçok eğitmen bize eğitim vermek istediğine dair ulaştı, nasıl katkı sunabileceğini soran grafikerler oldu. Sosyal medya fenomenleri tanıtımımızı yapmak istediklerine dair mailler attı. Henüz tanışma fırsatı bulamadığımız pek çok insan, daha etkinliklerimiz başlamadan bile bizi çok sevdi:)


Şu an saat gece 02.04. Bu saate kadar site için içerik baktım ve bir yazı yazdım. Yani şu an çalışıyorum değil mi? Evet. İşte bu soruyu gün içinde devamlı kendime soruyorum. Şu an eğleniyorum, şimdi bu iş mi oluyor diye. İnsan eğlenirken de çalışabiliyormuş. Bu çok garip ve sanırım alışmam zaman alacak.

Kursların ilanlarını paylaştığımız anda telefonlar hiç susmamak üzere çalmaya başladı. Etkinlik takviminin ilk haftasında olacak kursların kontenjanları büyük oranda doldu bile. Üstelik Tezgahçılar'ı açalı daha iki hafta oldu. (Bunları içimden sık sık tekrarlıyorum:)

Bunları anlattım ama ne iş yapacağımızı anlatmadım: Alanındaki en iyi isimlerle insanı geliştiren ve mutlu eden türlü türlü etkinlikler düzenliyoruz. Şubat ayında yazarlık, video eğitimi, fotoğrafçılık, terapiler, tiyatro, müzik gibi zaten bu bloğun aşina olduğu çokça etkinlik olacak. Artık bu etkinlikleri tezgahcilar.com adresi için içerikleştireceğim ama etkinliklerden Tezgahçılar'a yansımamış bazı kırıntılar da buraya dökülecek.

Üç sene önce bu blog huzurunda yaptığım serzenişlerimi bugün gülerek okuyorum. Bu muhteşem bir his, ne olur yazın. Bol bol yazın. Ha bir de eğer benimki gibi ya da daha romantik hikayeleriniz varsa, eylulburak@tezgahcilar.com adresine gönderin, ücretsiz olarak şarkı olsun. Detaylı bilgiyi şuradan alabilirsiniz.


7 Aralık 2014 Pazar

Danimarkalı Yem


Meral Erdoğan'ın hem çizimlerini hem de kendisini ne çok sevdiğimden daha önce burada bahsetmiştim. Onun çizimlerini nerede görsem tanırım, Henrik Brun'un ilk romanı olan Danimarkalı Yem'in tanıtım mesajını twitter'da gördüğüm de işte Meral Erdoğan illüstrasyonu dedim.

İyi içerik iyi tasarımla buluşunca tadından yenmiyor. Danimarkalı Yem de yazarın ilk romanı olmasına rağmen konusu ve kurgusuyla en çok satılan kitaplar arasında ilk sıralara tırmanmaya başlamış bile.

Danimarkalı Yem, gazeteci Ketil Brandt'in yakın bir arkadaşı olan Danimarkalı tır şöförü olan Michael'in öldürülmesiyle başlıyor. Roman bize Michael'in, tecavüze uğramış, hamile kalmış ve tecavüzcüsünü öldürmüş olan bir kadına ve onun çocuğuna yardım etmesiyle beraber iyi kalpliliğini gösteriyor ve Michael'le  duysusal bağ kurmamıza neden oluyor. Michael'in faili meçhul biçimde öldürülmesinden savaş muhabirliği de yapmış Ketil bir şekilde haberdar oluyor ve  bu intihar süsü verilmiş cinayeti araştırmaya başlıyor. Şehirler hızla değişip, olaylar hızla akarken şüphelenilecek çok fazla düşman çıkıyor ortaya. Katilin kim olduğu sorusunun yanıtını bulmak ise ancak polisiyeden anlayanların bulabileceği bir cevap.

Daha fazla spoiler vermeyeyim ama, yasal ortamların da kirli işlere bulaştığı ve bu anlamda bize tanıdık gelen, sizi o şehirden bu şehre sürükleyecek bu romanı mutlaka edinin. Benden söylemesi.

31 Ekim 2014 Cuma

Meral Erdoğan'a



2009 yılıydı, şimdi ismini bile hatırlamadığım bir sitede onunla karşılaştım. Neredeyse 5 sene olmuş, o anı hatırlıyorum. Yaptıklarından çok etkilendiğimi ve hemen bloga bir şeyler yazdığımı hatırlıyorum.

Sonra tanıştık ve o melek hayatıma girdi.

Hem de ne giriş..

Hayatımın yönünü değiştirecek kadar büyük şeyler yaptığını bilmeyecek kadar.

Onun için belki küçük bir şeydi ama benim için büyüktü ve giderek de büyüdü.

Şu an mutlu bir insansam onun da bir nebze payı var.

Onu bende özel kılan şey sadece bu değil aslında. Tam 5 senedir onun yüzünü bir kez bile göremedim. Aynı şehirdeyiz, belki aynı sokaktayız ama hiç görmedim.

Sesini duydum ama. Tam da beklediğim gibi naif ve sıcak bir sesti. Eminim kendisi de öyle. Ama dedim ya, onu daha hiç görmedim.

Onunla tesadüfi tanışışımızdan ve benim için yaptığı şeyden sonra, onun hayatıma etkisini hep düşündüm. Ve hep bir şeyler yapmak istedim. Sonra işte birgün, sanırım hiç beklemediği bir anda en iyi bildiğim şeyi yaptım: yazdım.

Bugün, ne özel bir gün, ne doğum günün. Üstelik uzun zamandır yazışmadık da seninle. Eminim şaşıracaksın bunları okuyunca -ki bu düşünce beni gülümsetiyor- gülümseyeceksin.

İyi ki varsın Meral.

(Bu yazıyı tam yayınlayacağım sırada bana mesaj atman...  Daha fazla bir şey söylemeyeceğim)

26 Ekim 2014 Pazar

Office Man





Ron Fricke'ın yönettiği Samsara'nın içinde geçen bir bölüm Office Man performansı. Bu vurucu işi özellikle pazartesi sendromunuz için paylaşıyorum.





Kurgusuz, spiritüel  versiyonu için ise buna göz atın ve sanatçı Oliver de Sagazan'a hayran olun!





23 Ekim 2014 Perşembe

Akbank Sanat ile Marcel Broodthaers Sergisi'nde Buluşuyoruz!



Belçikalı şair, heykeltraş, film yapımcısı ve sanatçı Marcel Broodthaers’ın işlerinin sergilendiği  Sözcükler, Nesneler, Kavramlar sergisi Akbank Sanat’ta açıldı.

20.yüzyılın en önemli sanatçılarından olan Broodthaers, 40 yaşına kadar sadece şiir ile ilgilenmiştir, satmayan  Pense-Bête şiir kitabının 50 kopyasını alçıyla kaplayarak okunamaz hale getirmiş ve kitabıyla aynı adı taşıyan Pense-Bête (Anımsatıcı) başlıklı ilk sanatsal eserini üretmiştir. Aynı sene, 1964’te; ilk sergisinin kataloğuna şöyle yazmıştır:  “Ben de bir şeyler satıp hayatta başarılı olamaz mıyım, diye düşündüm. Ne vakittir işe yarar, beş para eder bir tek şey yapmamıştım. 40 yaşına gelmiştim ... Ve nihayet aklıma, sahte, samimiyetten uzak bir şey icat etme fikri geldi; hemen işe koyuldum. Üç ay sonra, ortaya çıkan ürünü Galerie St Laurent’in sahibi Philippe Edouard Toussaint’e gösterdim. “İyi de, bu sanat” dedi Toussaint, “ve onu seve seve sergilerim”. “Anlaştık” dedim. Satılan bir eser olursa, Toussaint paranın %30’unu alacaktı. Öyle anlaşılıyor ki bu, standart anlaşma şartlarından biri; %75 alan galeriler bile var. Peki eser nedir, diye sorarsanız: Aslına bakılırsa, nesneler.” 





Marcel Broodthaers’ın  ilk sanat objesi Pense-Bête (Anımsatıcı)’i Akbank Sanat’ta görmeniz mümkün. Kavramsal sanatın en önemli isimlerinden olan Broodthaers, eserlerinde; yazılı dil kullanımı ve kelime oyunlarına sıklıkla yer vermiştir. Belçikalı sanatçı René Magritte ve Fransız şair Stéphane Mallarmé etkisi eserlerinde açıkça hissedilmektedir.

Belçika’nın popüler bir yemeği olan midyeler, yumurta kabukları, süt şişeleri gibi gündelik objelere yeni bir bakış açısı kazandırmıştır. 289 yumurtadan oluşan 289 Oeufs, 20x13=260, 2x14=28, +1=1, = 289 Oeufs.

Müze, eser, sanatçı ve seyircisi arasındaki ilişkiyi irdeleyen birçok eser vermiş ve bu ilişkiyi derinlemesine sorgulamıştır. 1968 senesinde Brüksel’de kendi evinde, kavramsal bir müze olan Musée d'Art Moderne, Départment des Aigles (Modern Sanat Müzesi, Kartallar Bölümü)’i kurmuş, davetiyeler bastırıp açılış yapmıştır. Eser röprodüksiyonları, eser kutuları, kartpostallar, duvar yazılarının sergilendiği müzeye; 1968-1971 arasında farklı mekanlarda farklı bölümler de eklemiştir. Müzenin herhangi bir koleksiyonu yoktur, belirli bir lokasyonu yoktur. Eserleri, MOMA_New York, TATE Modern_Londra, Stedelijk Van Abbemuseum_ Eindhoven, Centre Pompidou _  Paris and MACBA_Barselona koleksiyonlarında yer almaktadır.

Sergi hakkında daha detaylı bilgi almak için www.akbanksanat.com sayfasını ziyaret edebilirsiniz.
Bir boomads advertorial içeriğidir.

7 Ekim 2014 Salı

İstanbul'un Kalbi: TAKSİM


Yumurtanın en lezzetli halinin kapıya dayanmış hali olduğunu kim inkar edebilir?

Gelecek postlarda nerede ne var silip süpüreceğiz ama önce birkaç gün sonra bitecek olan önemli bir sergiden bahsetmek isterim.



First one: Must see: You have to go: Allah ne verdiyse:


İstanbul'un Kalbi: TAKSİM

Sosyolojik, psikolojik, tarihsel, politik olarak son yılların ve belki de bizim kuşağın karşılaşabileceği en büyük hareket olan Gezi olaylarına sahne olan Taksim Meydanı'nın tarihsel sürecinin sergilendiği Pera Vakfı'na bağlı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'ndeki İstanbul'un Kalbi: Taksim sergisini mutlaka görülmeli.


Topçu kışlasının yıkılmasını, yerine İnönü (Gezi Parkı) yapılmasının hikayesini bir de belgeleriyle görün. Ya da tam meydandaki anıtın, etrafında ahırlar varken yerleştirildiğine ve yapılaşmanın bu heykelden sonra oluştuğuna, devşirme anlayışın bu konuda da bizi esir ettiğine mutlaka tanık olun.



(İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Pera Müzesi'nden yaklaşık 100 metre yukarıda, TRT binası yakınında)

Etkinlik ücretsiz. Son gün 11 Ekim.











Çıkmadan önce sergi ile ilgili fikirlerin aktarıldığı defteri bir güzel okumayı ve yazmayı ihmal etmeyin. Hem şehircilik anlayışımızın hem Taksim'in hem de Gezi olaylarının yansımalarına şahit olacaksınız.




22 Eylül 2014 Pazartesi

Sırbistan Gezi Notları: Atlayın gidiyoruz!




Thomas More ve ütopyasını okudunuz mu bilmem. En sevdiğim kitaplardan biri olmasına neden olan bir şey yapıyordu  More ütopyasında, dünyevi değeri çok olan, birçoklarının taptığı ama hiç bir manevi değeri olmayan altın ve pırlantayı değersizleştirmek için Ütopya'da delilere mücevher takıyordu. Ütopya halkı, delilerin üzerinde sıradanlaşan ve hatta komik hale gelen takıları ütopyayı ziyaret eden"aristokratların" üzerinde görünce, onları deli sanıp oralı olmuyor ve onların davranışlarını umursamadan günlük hayatlarına devam ediyorlardı. Sırbistan yazısına bu anektodla  neden mi başladım, Sırbistan boyunca şehirde bir kez bile korna sesi duymadım. Kimse acil durumlarda kullanılması gereken o gürültü kaynağının varlığını umursamıyordu. Tam ayrılmadan önce biri korna çaldı; bunu ziyaret boyunca ilk kez duymuştuk. Yürüyorduk ve biranda durduk. Ve tüm şehir, hepimiz korna çalan adama dönüp bir kez baktık ve deli herhalde deyip yolumuza devam ettik.




Bizi bir mekana bağlayan, orayı bize etkileyici kılan şeyi düşündünüz mü hiç? Genelde şöyle olur, oraya bağlanırız ve bunun sebebini tam olarak açıklayamayız. Ve bence insan bir şeyi çok severse onu tam olarak açıklayamaz.



Belgrad havasularına uçakla girdiğimizde, bir şehri kuş bakışı sevmenin şaşkınlığını yaşıyordum. Ağaçlar ve evler. Düzenli bir şehir. Tek tük araçlar ve bolca basket sahası. Bir şehirle ilgili çıkarımda bulunurken ve onu tanımlarken, "çok basket sahası vardı abi"  demez ya insan, o yüzden bu konunun üzerinde çok durmadım ama şimdi daha anlamlı geliyor bu durum. O kısma daha sonra geleceğim.



Bu yaz benim için planlama açısından karmakarışık bir yazdı. Sonra ani bir kararla kendimizi Belgrad'ın tarihine, yeşilliğine atmaya ve doğaçlama gezinin dolambaçlı yollarında kaybolmaya karar verince, şehri araştırmak için çok vaktimiz kalamadı. 2 günlük üstünkörü araştırmayla, gidilebilecek şehirleri ve görülmesi gereken yapıları öğrendik. Hem şehirle hem de ülkeyle ilgili nette doğru düzgün kaynak yoktu ancak tüm veriler bize şehrin aşırı ucuz olduğunu söylüyordu. Öyle ki şehir içi ulaşımın ücretsiz olduğunu, taksilerin de Türkiye'de ödeyeceğimizin 3/2 fiyatına geldiğini öğrenmiştik. Bundan kafamız rahat bir şekilde, gitmek istediğimiz yerleri belirleyip ama nasıl gideceğimizi bilmeyerek yola çıktık.


Belgrad'a, Nicola Tesla hava alanına indiğimizde, daha sonra her adımda hissedeceğim dinginliği hissettim. Uykudan uyanmış ve gözlerini ovuşturan bir şehir karşıdan bana geliyordu. Tesla havaalanı oldukça küçük bir havaalanı. Bizim herhangi bir Anadolu şehrinde karşılaşabileceğimiz türden.


Havaalanının tam çıkış kapısının önünde A1 numaralı belediye otobüsü var. Bu otobüs sizi Belgrad otobüs terminali ya da tren garına kadar götürüyor, oradan şehir merkezine taksiyle gitmek 10-15 tl arasında tutuyor. Hava alanından doğrudan şehir merkezine gitmek ise 45 tl civarında ki ben bunu tavsiye etmem. A1 şehrin atmosferini görebilmeniz açısından da kullanışlı.



 Ben otelimizi Booking.com'dan ayarladım. Ayarlarken şehir merkezinde olmasına özellikle dikkat ettim. Tuttuğum otel konum olarak ünlü Skadarlija alanında olduğunu söylüyordu ve bundan biraz şüpheliydim çünkü fiyat çok ucuzdu. Taksiden indiğimizde tam şehir merkezinde güzel bir otelimiz olduğunu görünce çok  sevindik ve kendimizi otelin tam karşısındaki bu cafeye attık. Hemen kendimize yerel içki olan rakija'lardan söyledik. Shot bardaklarında gelen çok şekerli ve alkol oranı hayli yüksek bir içki. Rakija'dan sonra gelen mutluluk pozum da durumu biraz özetler nitelikte sanırım :)






Tatil süremiz az, plan çok olunca Sırbistan'a az bir süre ayırmıştık. Bu yüzden vakit kaybetmeden listedeki her yer görülmeliydi. Çantaları otele atar atmaz dışarı fırladık. Otelin şehir merkezinde olması ve her yere yürüme mesafesinde olmamız çok büyük bir avantajdı.  Skadarlija'dan da geçerek Belgrad'ın İstiklal Caddesi'ne benzetilen caddesi olan Knez Mihailova'ya çıktık. İstiklal Caddesi uzunluk olarak Mihailova'nın 2 katı ama etkileyicilik açısından Belgrad maçı alır sayın seyirciler. Cadde boyunca tüm binalar tarihi ve muazzam işlemeli . Sokaklar tertemiz ve bakımlı. Üstelik onların telefon operatörleri caddenin tepesini anlamsız neon ışıklarla donatarak kenti bir açık hava pavyonuna çevirmeyi henüz akıl edememiş.





Hava kararmak üzere ve tüm binalar önünde dakikarca kalıp işlemeleri izlememiz gereken türden ihtişamlı. O yüzden caddeden hızlı adımlarla geçip, caddenin sonundaki Belgrad'ın simgesi de sayılan Kale Megdan (Kale Meydan'a) gidiyoruz. 





Fotoğrafın karşı cephesi tam olarak Kale Meydan'ın girişi. Kalabalığa da bakarsak Kale Meydan vakit geçirmek için doğru yer. Kale Meydan'dan içeri giriyoruz. Yemyeşil ve kocaman bir park. Her köşesinde bronz büstler ve heykeller var. O an şehre adım atalı henüz bir saat olduğunu ve ne çabuk, ne çok etkilendiğimi düşünüyorum. Tarih ve sanat seven biri için eşi bulunmaz bir yer ki, heykelseverliğimi ilerleyen günlerde şehre de göstermeyi ihmal etmiyorum:)





Sırbistan ufak tefek oluşuyla beraber tarih sahnesine adını her dönemde önemli bir konumda yazdırmış bir şehir. 1914 yılında Gavrilo Princip adında bir Sırpın Avusturya- Macaristan veliahtı Arşidül Franz Ferdinand'ı öldürmesiyle başlayan 1. Dünya Savaşı'nda toplamda 1 milyonu aşkın Sırp ölmüş. Her ne kadar ölüm ve yıkım kol gezse de Sırbistan görece olarak savaştan karlı çıkmış sayılıyor çünkü savaş sonunda yani 4 yıl sonra Yugoslavya (Sırp, Hırvat, Sloven) Krallığı kuruluyor.



İlerleyen yıllarda (1941) Josip Broz Tito yönetimindeki Yugoslavya Komünist Partisi silahlı bir ayaklanma ile, Sovyet Birlikleri'nin de desteğiyle Belgrad'ı ele geçiriyor. O vakte kadar ülkede hüküm süren aşırı milliyetçi Sırplardan oluşan Çetnikler böylelikle pasifize ediliyor ve önce Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti sonra da Sosyalist Federasl Yugoslavya Cumhuriyet'i kuruluyor. SSCB'nin dağılmasıyla beraber Yugoslavya da çözülmeye başlıyor ve Slovenya, Makedonya, Bosna- Hersek, Hırvatistan bağımsızlıklarını ilan ediyorlar.


Yugoslavya Ordusunda görevli olan Albay Draža Mihailović 'in önderliğinde kurulan gruplar Çetnikler olarak da bilinen çeteler. Josip Broz Tito yönetimindeki Yugoslavya Komünist Partisi'nin Temmuz 1941'de başlattığı silahlı ayaklanma hareketiyle beraber Çetnikler etkisiz hale getiriliyor. Kendilerine Partizan adı veren bu kuvvetler Sovyet birliklerinin ortak harekatıyla Ekim 1944'te Belgrad'ı ele geçiriyor. Böylelikle kala kala Sırbistan Karadağ kalıyor elde avuçta. 
Ancak 2006 yılına gelindiğinde hop Karadağ da ben kaçıyorum abi diyor ve bağımsızlığını ilan ediyor. Böylelikle Sırbistan dımdızlak ortada tek başına kala kalıyor.


Yüzyıllar boyunca Osmanlı boyunduruğu altında kalan topraklarda Osmanlı mimarisine ait çok daha fazla eser görmeyi umut ediyordum ama durum sandığım gibi olmadı. Sırbistan evet bir sentez ama Osmanlı kökleri kendisinden çoktan ayrılmış. Şehir merkezinde dönen Muhteşem Yüzyıl reklamlarından ve bütün taksicilerle istisnasız yaptığımız "Sülüman" muhabbetinin dışında ne yazık ki Osmanlı adına pek ortak paydada buluşamıyoruz.



Kale Meydan'ın içindeki "fark edebildiğim" tek Osmanlı Eseri; "Damat Ali Paşa Türbesi".



Kale Meydan oldukça büyük bir yer, her köşesinde  farklı etkinlikler var. Biz orada olduğumuz esnada bir basket turnuvası vardı ve izleyici kitlesi de oldukça kalabalıktı.



Yazının girişinde de bahsettiğim basketbol ile yaşadığım aydınlanma tam da bu noktada oldu işte. Amatör Sırpların ardı ardına attığı 3'lükleri izlerken ve sunucu her ismin sonuna -oviç takısını eklerken bir anda, basket maçlarında tırnaklarımızı yememize neden olan o basket takımı geldi aklıma. Pek çoklarının Sırbistan denildiğinde ilk aklına gelen şey olan basketbolla ilgili ilişki durumu, gördüğüm onca basket sahası, bir sürü 2 metrelik adam hatta basketbol turnuvasına rağmen bir -oviç takısıyla bende aydınlanma yarattı. Murat Kosova'nın sesi kulaklarımda çınladı bir anda.


Basket maçını orada bırakıp, Sava nehrinin ünlü manzarasına koşar adım ilerlemeye başladık. Tam uç noktaya geldiğimizde karşılaştığımız görüntü bizi büyülemişti. Uzun uzun nefes alıp, manzaranın tadını çıkardık. Ve yaşlı-genç birçok Sırp çiftin öpüşmek için manzaralı Kale Meydan'ı seçtiğini sayıca çoklukları açısından onaylamış olduk. 


 Akşam yemeği için  otelimizin de bulunduğu Bohem Cadde olarak da bilinen Skadarlija'ya gitmeye karar gitmeye karar veriyoruz. 



Yerel müzik sesleri tüm sokağı sarmış, her yer cıvıl cıvıl. Tiyatro sahnesinden fırlamışçasına abartılı giyinmiş kadınlar şarkılar söyleyip masalara uğruyor. Aşağı ve yukarı birkaç volta attıktan sonra masamızı seçiyoruz. Yemekler çok lezziz ve ucuz. Menüden ballı rakı seçiyoruz ancak shot bardağında sert bir şey geliyor. Oralarının rakısı farklıymış diyoruz.


video

Skadarlija'daki çeşme


2. gün planda Novi Sad'a gitmek var. Sabah 7'de uyanıp yola çıkıyoruz.  Gece göremediğimiz detayları görmek için Bohem Cadde'den tekrar geçiyoruz. Ve ben o an çarpılıyorum. Tam bir heykelsever olarak bu beyefendiye sevgilerimi iletiyorum:)



Şehrin pek çok noktasında tramway durağı var. 2 nolu tramway tüm şehri panaromik olarak gezdiriyor. Hiçbir turistin kontrol edilmemesinden dolayı bilet almadığını öğrensek de biz biletlerimizi ilk ve son kez alıyoruz. Daha sonra sayısız tramway ve otobüs yolculuğumuzda aldığımız bu biletin rahatlığıyla binip herhangi bir kazaya sebebiyet vermiyoruz. Nasıl bir kaza mı? Onu ilerleyen dakikalarda öğreneceksiniz:)

2 nolu tramway ortasında kalp olan kare alanda tur atıyor.



Tüm şehri panoromik olarak gezdikten sonra şehir merkezindeki Trg Republike yani Cumhuriyet Meydanı'na geri dönüyoruz. Uzun bir maratona başlamadan önce kahvaltı yapmaya karar veriyoruz ve meydandaki kafeye oturuyoruz. İki kişilik lezziz kahvaltı kişi başı 600 dinar (6 euro civarı)  tutuyor. Ama fotoğrafa bakarsanız dünyaları ödemişiz gibi bir görüntü ortaya çıkıyor. Zaten hayatımda kendimi en zengin hissettiğim anlar o günlerdi. Deste deste paraları saçarken, bu anı da böyle ölümsüzleştiriyoruz.





Sonrasında hemen Cumhuriyet Meydanı'na geçiyoruz. Meydan 1866'da Stambol yani İstanbul Kapısı'nın yıkımından sonra şimdiki halini almış. Önünde tam da bir turiste yakışacak absürtlükte poz verdiğim Mihailo anıtının tam sağ tarafında Devlet Tiyatrosu ve tam arkasında ise şehir müzesi yer almakta.






Pazartesi günü ziyaret ettiğimizden elbette şehir müzesi kapalı. (Pazartesi günü Türkiye de dahil olmak üzere tüm müzeler kapalıdır). Rotayı Devlet Tiyatrosu'na kırıp oraya bakıyoruz ama o da sezon tatilinde. 

Devlet Tiyatrosu

Novi Sad'a gitmek üzere yola koyulmuşken, şehri biraz daha keşfetmeye karar veriyoruz ve yürümeye başlıyoruz. Mimari o kadar ihtişamlı ki kafanızı bir an bile yere indiremiyorsunuz. Bir binanın tepesinde tesadüfen gördüğüm heykelin mükemmelliğine bakar mısınız?



Tüm cadde boyunca elimden fotoğraf makinesi düşemiyor haliyle. En komik olan ise, her bir binayı uzaktan görüp acaba burası nedir diye yanına yaklaşışımız ve bu şekilde neredeyse tüm şehri turlamamız. Her bina adeta civarında başka bir güzel binayı saklamış gibi.

Bu şekilde dolaşa dolaşa tesadüfen Sırbistan Parlamento Binası'yla karşılaşıyoruz. Parlementonun tam önünde duran heykeller oldukça büyük boyuttalar ve çok etkileyiciler. 



Yola devam ediyoruz. Bu kez de karşımızda "görülmesi gereken yerler" listesinde üst sıralarda olan bu otel çıkıyor bir anda karşımıza.


Sırbistan'ın kendine özgü bir havası var. Roma'yı gördünüz mü bilmiyorum, mimari olarak Roma kadar etkileyici ancak onun gibi aristokrat değil. Gerek komünist rejimin getirdiği kendine özgü hava gerekse (ibret olması için) özellikle restore edilmeyen, Nato'nun bombaladığı binalar, güzelliğin içinde kaybolurken bir anda sizi kendinize getiriyor ve size "bastığın yerleri toprak deyip geçme, tanı" diyor. 



Nihayet "yeni bahçe" anlamına da gelen Novi Sad'a geçmeye karar veriyoruz. Gezide genel olarak  yaptığımız üzere nasıl hareket edeceğimizi yerel halka sorup karar veriyoruz. Bir genç, otobüsle çok daha hızlı gideceğimizi söylediğinden 750 Dinar verip otobüse atlıyoruz. 1.5 saat sonra nihayet Novi Sad'dayız. 

Novi Sad'a gelmeden önce buranın Sırbistan'ın kültür başkenti olduğunu ve 19. ve 20. yüzyılın önemli sanatçılarının burada yaşadığını öğrendiğimden heyecanlıyım.  


Novi Sad'a iner inmez, bir genci çevirip görülmesi gereken yerlerin adreslerini alıp tabana kuvvet yürüyoruz. Yaklaşık 20 dakikalık yürümeden sonra St George Ortodoks Katedrali'nin de bulunduğu meydana varıyoruz. Meydandaki binalar genel olarak Neoklasik tarzda. Meydan ve onu çevreleyen cafelerden huzur bir melodi gibi sizi sarıyor. Dar sokağın sonundaki katedrali ve mimarisini görüp etkileniyor ve o tarafa doğru ister istemez yol alıyorsunuz.





Arka sokaklarda kayboldukça güzellikler keşfediyoruz. Sokakta pek kimse yok ve bir yerlerden hafif bir müzik sesi geliyor. Sanki kendi bahçemizde gibi koşturup, oyun oynuyoruz. O derece rahatız. Tanımadığın bir ülkede kendini turist gibi hissetmemek büyük bir lüks ne de olsa.





Daha sonra tüm şehri panaromik olarak görebileceğimiz Petrovaradin Kalesi'ne doğru yola çıkıyoruz. Buraya toplu taşımayla gitmenizi tavsiye etmem çünkü kale içindeki muhteşem manzaralı zirveye yürümek sizi biraz yorabilir. 

Tüm taşlarının yeşillere sarmalandığı dar geçitlerden geçip zirveye geçtiğimizde, tüm Novi Sad'ın ayaklarımızın altında olduğu o muhteşem manzarayla karşılaşıyoruz. 





Bunun ne olduğunu anlamadım ama tasarımına bayıldım.




Petrovaradin Kalesi'nin simgesi de sayılan saat kulesi. Novi Sad'de satılan benim de bozdolabıma yerleşmiş pek çok magnetin aynı zamanda da ilham kaynağı.



Kale'den artık ayrılma zamanı gelmişken bir de altta kalan kısımları bir turlayalım dedik. Sanırım yaptığımız en doğru şeylerden biriydi. Kalenin nehire bakan kısmı değil de, iç kısımlarına bakan koridoruna doğru ilerlediğimizde sıra sıra sanat atölyesiyle karşılaştık. Bir tanesinden içeri kafamı uzattığımda önce muhteşem heykelleri, sonra da bir heykeltraş görünce, utanarak ve biraz da kısık bir sesle, rahatsız etmezsek heykellerini görüp göremeyeceğimizi sordum. O da tatlılıkla gülümsedi ve bizi içeriye davet etti. Kötü ingilizcesi için özür diledi ve anlattı da anlattı, sevgili  Andreja Baco Vasiljevic.

Bu ülkenin bu kadar güzel heykelleri olmasında kuşkusuz onun da parmağı var, kendisi bir açık hava heykeltraşçısı. Yaptığı işleri konkur şeklinde kurumlara satıyor. Düşünsenize, hükümet bir heykel konkuruna girip, yeni yapacağı kamu binası için heykel satın alıyor. Ne rüya!





Baco'ya neden Belgrad değil de Novi Sad'de yaşamayı tercih ettiğini soruyorum, hayatımda gördüğüm en dingin şehirlerden biri olan Belgrad için "çok kalabalık ve çok fazla kaos var" diyor. Gülümseyip, İstanbul'un nüfus olarak Belgrad'ın tam 14 katı olduğunu söyleyip, kaosun ne demek olduğunu görmesi için kendisini İstanbul'a davet ediyorum:)




Sırbistan'dan İstanbul'a döndüğümde, evime yürürken Taksim Meydanı'nın ve genel olarak İstanbul'un bu kadar bakımsız ve çirkin gelmesinde aslında bu adamın parmağı olduğunu sonradan fark ediyorum.. 
Baco'nun hem işlerini hem de kalenin detaylı ve panaromik görüntüsünü daha detaylı görmek için şuraya bakabilirsiniz.




Belgrad'a dönmek üzere yola çıktığımızda bu kez de tren deneyimi yaşamak istiyoruz. Üstelik 750 Dinar olan otobüs fiyatına rağmen tren 250 Dinar ve otobüsten sadece yarım saat daha fazla sürüyor Belgrad'a varmak. Ve tabii ki çok ama çok daha keyifli trenle yolculuk.



Trene bindiğinizde komünizm etkisini daha net hissediyorsunuz. Sizi gıcır gıcır bakımlı bir tren değil, işini yapmak üzere oraya gelmiş eski bir emektar karşılıyor. Üstelik gençlik döneminden kalma graffitiden dövmeleri de şahane.






Hadi bakalım, 3. yani son güne gelelim. 



Gene sabahın köründe uyanıp yola koyuluyoruz. Planımız daha önce kapalı olduğu için göremediğimiz müzeleri görmek ve otobüse atlayıp yeni Belgrad tarafındaki Zemun'a gitmek.



İlk olarak Cumhuriyet Meydanı'nda olan ve içinde Picasso ve Manet'nin de işlerinin olduğunu öğreniğimiz Şehir Müzesi'ne gidiyoruz.







Herhangi bir korumaya dahi alınmamış, milattan öncesine kadar geçmişe sahip heykelleri ve resimleri görüyoruz. İşlerin birçoğu ile ilgili olarak yapılan bilimsel araştırmalar olduğuna dair metne göz atıyoruz ve işlerle ilgili bol bol not alıyoruz. Bu notlar bu gezi yazısının konusu olmasın ama belki birgün dünya müzeleri yazım olursa orada değinirim. Bu da bu blogun hayali işte.

Bu müzeyle ilgili yaşadağım tek hayal kırıklığı, son katının tadilatta olmasından ve bahsettiğim Picasso ve Manet'nin bu katta olmasından dolayı o işleri göremeyişimizdi. Eğer yolunuz düşerse, bu tabloları görüp göremeyeceğinizi resepsiyona sorabilirsiniz.

Müzeden ayrılıyoruz ve şehrin aşağı tarafında olan Nicola Tesla Müzesi'ne doğru yola çıkıyoruz. Belgrad genel olarak geniş beton yollara, tıkanmadan sessizce akan bir trafiğe sahip. Ve bu görüntü garip bir şekilde bana ilham verici geliyor. Bir memleketin yolu bile dingin olur mu yahu?



Ve beni kendine hayran bırakan Tesla Müzesi'ndeyiz.



Sırbistan'ın gurur kaynağı Tesla'nın olayı nedir, ben size anladığım kadarıyla, basit, "anneye anlatır gibi" anlatacağım.

Tesla'dan önce, kendi zamanında da çok popüler olan ve bağışları kapan Edison DC akımı buluyor. DC akım kısa mesafeli elektrik akımı. Ancak Tesla geliyor ve ben de uzak mesafeye elektrik götüren AC şebekeyi bulayım ki 100 yıl sonra AC/DC adında bir rock grubu çıksın ve güpgüzel rock yapıp milleti kendinden geçirsin diyor.

Şaka bir yana, DC akımın kısa mesafeli oluşu elektriğin tam performansla iletilmemesine, lambaların bile sönük kalmasına neden oluyordu. Tesla'nın keşfettiği AC akım ise bu güçlüğü yenerek elektriği uzak mesafeye taşıyabiliyor ve şu an adına "teknoloji" dediğimiz bütün cihazların var olmasına sebep oluyordu.

Tesla aynı zamanda Niyagara Şelaleri'nde yaptığı büyük deneyle kinetik enerjinin elektriğe çevirelebileceğini bulup, şu an elektriğimizin büyük kısmını üreten hidroelektrik santrallerinin de ilham kaynağı oluyordu.




Yukarıdaki gemiye benzeyen şey tarihin uzaktan kumanda ile hareket ettirilen ilk eşyası. 1898 yılında Elektrik Fuarı'nda (tarihe bak, fuarın içeriğine bak, bir de şimdi dön memlekete bak:( ) bir havuz kuruluyor ve havuzun ortasına bu gemicik yerleştiriliyor. Tesla seyircilere bir kumanda paneli veriyor ve gemiyi sağa sola döndürmelerini sağlıyor. Bu olay izleyici arasında o kadar büyük bir şaşkınlık yaratıyor ki Tesla ülkede meşhur oluyor.



video




Tesla Müzesi'nden çıkıp Zemun'a doğru yola çıkıyoruz. Tabii ki gene yolumuzu yerel halka sorup buluyoruz, navigasyon da nedir yani. Sırpların İngilizcesi çok ama çok iyi. Bunu fark etmeden bir çöpçüye adres sorduğumda ve bana gayet akıcı bir İngilizceyle yanıt verdiğinde anlıyorum.



Zemun'da son durağa kadar gidip asıl görmek istediğimiz yer olan Gardos tepesini kaçırıp  5 km kadar geri yürüyoruz. Yol boyunca neden nerede ineceğimizi sormadık ki diye hayıflanıyoruz, siz sakın böyle bir hata yapmayın. Ara sokaklara girip kestirme ararken nehir manzaralı bir cafe bulup soluklanıyoruz. Tam ayrılırken gözüme kestirdiğim birine aradığımız kulenin yerini ve Zemun'daki görülecek yerleri soruyorum. Yemek yediği servisi çeviriyor ve neredeyse tüm Zemun'un haritasını çiziyor. Çizerken de neden görülmesi gerektiğini anlatıyor.



Bir ara yemeğinizi soğuttunuz lütfen yemeğinize devam edin diyorum, önemli değil ben buranın sahibiyim yenisi gelir diyor :)






Tıpkı Hansel'le Gratel hikayesindeki gibi, a orası neymiş a burası pek güzelmiş deyip haritadaki yoldan çıkıp gene kayboluyoruz:) Derken ileriden bir gruptan ses geliyor: "abi nerede bu ya" . Yanlarına gidip selam veriyorum, ellerinde harita onlar da bizim gibi kuleyi arıyorlar. Hadi deyip beraber yol alıyoruz. En sonunda  kuleyi bulup çıkıyoruz ve şunu diyoruz: "bu kadar yolu bunun için mi geldik?" 





Sebebi kulenin Belgrad'da ya da Novi Sad'da karşılaştığımız manzaradan başka bir manzara sunmaması. Ne yazık ki Zemun bizim için tam bir zaman kaybı oluyor.


Gardos Manzarası

Aşağı inip soluklanıyoruz. Gökhan, Afşin, Çağatay'ın Sırbistan macerasını dinliyoruz. Aynı uçakla gelip, aynı gün aynı saatlerde aynı yerlere olmuşuz ve tesadüfen sokakta karşılaşmışız. Bu 3 genç uçakla Sırbistan'a gelip, araba kiralayıp Balkan turu yapmaya karar vermişler. Araca toplamda 300 euro ödemişler. Aracı geri mi getireceksiniz diye soruyorum, gideceğimiz en son hava alanına bırakacağız diyorlar. Hem çok ucuz hem konforlu bir yöntem. Eğer o tarafa giderseniz bunu mutlaka deneyin.


Yukarıda da bahsetmiştim, Sırbistan'da otobüsler biletli ancak denetim olmuyor. Biz bir kez bilet aldık ve hiç kontrol olmadığından 3 gün onunla dolaştık. Ama sevgili şanssız arkadaşlarımız kontrole denk gelip Sırp polislere kişi başı 1000'er Dinar ödemek zorunda kalmışlar. Ayrıca polisler de birazcık kaba davranmışlar. Çağatay ve Afşin "bunu yaz hem de fotoğrafımızı koy ibret olsun" deyince bu fotoğraf çıktı ortaya. Ellerindeki fiş de ceza fişi :)





Zemun sahilinde birkaç tur atıp artık akşam yemeği için Belgrad'a dönüyoruz. Bu tenissever 3'lü ünlü Sırp tenisçi Novak Djokovic'in bir restorantı olduğunu ve restorantın da tam bir tenisçi zevkine göre dizayn edildiğinden bahsediyor ve atlayıp restoranta gidiyoruz.



Kolonları tenis topundan olan, tüm ekranlarda tenis maçlarının döndüğü şık bir restorant burası. Yemekleri de çok ama çok leziz.  Aşağı katta da Novak'ın kazandığı tüm kupalar ve dev posterleri var. 



Restoran önü. Tenise dair her şey olduğunu söylemiştim. Bu da bir Novak heykeli. Ve tabii biz.





Bu Sırbistan postu artık bitsin. Çok uzun oldu. Çok fotoğraf oldu. Çok da güzel oldu (mu?) Oldu. Tamam mı?